TÜRKFENCİ
Hoşgeldin!!
Kaydını hemen yap ki sitemiz büyüsün, daha yararlı olsun..!


Bilimde ve İlimde Türkiyeyi En Üst Seviyeye Ulaştırmak İçin TÜRKFENCİ'yi seçin
 
AnasayfakapıGaleriSSSAramaÜye ListesiKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Ben ki Sultan-î Salatîn

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
BilgeTürk
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 233
Yaş : 25
Nerden : erzurum fen den
Puan : 4211
Özel puan : 0
Kayıt tarihi : 23/09/08

MesajKonu: Ben ki Sultan-î Salatîn   Çarş. Mayıs 19, 2010 11:24 pm

Ben ki Sultan-î Salatîn


"Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'1-meliki'l-mennân
Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Şam ve Halep
ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekr'in ve
Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve
Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen
diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir
vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i
izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve
cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile
fetheyledigim nice diyarın sultanı ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezid
oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Şah Hân'ım"(1)


Trabzon’da 27 Nisan 1495 günü, şehrin valisi Şehzade Selim’in eşi Ayşe
Hafsa Sultan’dan bir oğlu dünyaya gelir. Oğullarına Kuran-ı Kerim’in
Neml Suresinde geçen bir ayetten alarak, “Süleyman” adını verirler.
Doğumu sırasında sütten kesilen Hafsa Hatun, Süleyman’ı, Trabzon Kadısı
Ömer Efendi’nin yeni doğmuş oğlu Yahya’nın annesi Afife Hanım’ın
mübarek kucaklarına vermiştir ve Afife Hanımda bir göğsünü küçük
Yahya’ya, diğerini de artık karındaşı olan Süleyman’a vakfederek
büyütmüştür. Doğumundan yirmi beş yıl sonra –Allah’ın izniyle-,
muhterem babası Yavuz Sultan Selim’den devraldığı Devlet-i Ali Osmani
topraklarını iki katına çıkararak o müthiş dönemin muhteşem padişahı
olacaktır.

Avrupa’nın yüreğine korku salan, Osmanlı İmparatorluğunun en sert
padişahı olarak da bilinen Yavuz Sultan Selim, ebediyete göç
ettiklerinde ve tahta Süleyman çıktığında, Avrupalı devletler
sevinecek, “kurt öldü yerine kuzu geçti” diyeceklerdir. İşte o vakit,
ne kanun koyucudur ne de bir divan sahibi… O vakit sadece, yüce
tahtında Sultan Süleyman’dır. Lâkin çok geçmeden Sultan Süleyman’ın
padişahlığı ve dahi şahsiyetini gören Avrupalı devletler, bundan evvel
kimseye vermedikleri “muhteşem” unvanını “kuzu” belledikleri Süleyman’a
yakıştıracaklardır. Vakti geldiğinde Muhteşem Süleyman’ı ve onun
muhteşem ordusunu da kendi ağızlarıyla övme şerefine
erişeceklerdir.Belgrat seferine çıktıkları vakit, verdikleri son mola
yerinde bir manastır bulunmaktadır. Manastırın başrahibi Osmanlı
askerlerinden haber almak için, rahibelerini güzel kıyafetlerle
süsleyerek askerlerin mola verdikleri yerde bulunan çeşmeye yollar. O
esnada su ve abdest ihtiyaçlarını gidermekte olan askerler, hanımların
geldiğini görünce arkalarını dönerler ve onlar gidene kadar hiçbir
asker geriye dönüp bakmaz. Hiçbir haber elde edemeyen rahibeler,
manastıra geri dönerler. Bu mevzu üzerine başrahip, haçlı ordusu
kumandanına şunları yazar:

“Ey haçlı kumandanları! Siz bu orduyla nasıl başa çıkabilirsiniz? Bu
insanlar, hiç üşenmeden canlarını Allah yolunda, kumandanları emrinde
çekinmeden veriyorlar. İnanıyorlar ki gidecekleri yer cennettir… Bütün
mal ve mülkleri terk ederek cihada çıkıyorlar. Herkese iyi davranıp,
kimseye zulmetmiyorlar. Ey haçlı kumandanları! Siz onlardaki bu
hasletleri ortadan kaldırmadan karşılarına çıkıp savaşmaya
kalkışırsanız, elinize binlerce askerinizin canına mal olacak acı
tecrübeden başka bir şey geçmez…” diyerek karşılarındaki muhteşem
kumandanı ve muhteşem orduyu hakkıyla tasvir edeceklerdir. Kanuni
Sultan Süleyman, düşmanlarının verdiği unvan gibi muhteşem bir
komutandır. Kul hakkından çokça korkan devlet başkanıdır ve bunların
yanında iyi bir hatib ve şair olarak da ün salmıştır.Halkının hakkına
girmekten çokça korkan Sultan Süleyman’a, bir gün sütkardeşi Yahya
Efendi fena bir mektup yollar. Yahya Efendi’nin yolunu günün birinde
papazın biri kesmiş ve ölmüş bir hristiyandan da vergi alınmaya devam
edildiğini söyleyerek Sultanı, sütkardeşine şikâyette bulunmuştur. Hem
de İslam dininin bu hususta ne dediğini de sorarak. Hemen peşinden
Yahya Efendi de bu olayı içinde ağır ithamlar olan bir mektup ile
sütkardeşi Sultan’a iletmiştir.

“Ey cihan sultanı! Bilesin ki sana tahtına çıkmak artık haram olmuştur.
Hem o kadar haram olmuştur ki, senin zulmün, dirileri bırak, ölülere
kadar uzanmış, ölülerden de vergi almaya bile tenezzül etmiştir.
Böylece hazineye haramı sokmuş, ümmeti Muhammed'e haram yedirir hale
gelmişsin...” Sultan, kardeşinin dergâhına giderek durumun aslını
öğrenir ve kâtiplere emir buyurarak defterlerin yeniden düzenlenmesini
ve yapılan haksızlığın giderilmesini ister. Yanlış yapılan iş
düzeltilince Sultan, kardeşinden tahtında oturmak için izin ister:
“Haram olduğunu söylediğiniz tahtıma çıkabilir miyim, artık Yahya
karındaşım? “Halk, sizin adaletinizden emin olunca siz de tahtınızdan
emin olabilirsiniz sultanım!” Muhteşem olmak, tüm iyi hasletlere sahip
olmaktır. Yorgun ve yaşlı düşmüş bedeninin, uzun yolculuğa
dayanamayacağını bile bile yinede askerlerinin başında, fetihte onların
yanında, onlarla bir olmaktır. Halkının içinden yaşlı bir kadın çıkıp
da “senden şikâyetçiyim, askerlerin tarlalarımı ezdi. Seni yarın mahşer
gününde şikâyet edeceğim” dediğinde, kul hakkı korkusuyla ağlayacak
kadar kendini bilmektir. Galiba “Muhteşem” olmak tümüyle iyi bir
komutan, iyi bir “devlet adamı”, iyi bir “Müslüman” ve hepsinin yanında
muhteşem bir “Dîvana” sahip olmaktır.


Edebi Şahsiyeti ve Dönemi

Edebi şahsiyeti, dönemin geleneklerine tamamen bağlı bir şekilde
gelişmiştir. Kullanılan vezin ve nazım şekilleri aynıdır. İşlenen
mevzuların pek fark gösterdiği söylenemese de her şairde olduğu gibi
bazı farklılıklar gözükmüştür. Avrupalıların muhteşem Süleyman ismini
verdikleri Kanuni Sultan Süleyman, tıpkı babası gibi her çeşit şiirden
anlıyor, âlim ve şairlere büyük saygı gösteriyordu. Sultan Süleyman’ın
sarayında Sultanü'ş- Şuara makamına kadar yükselen Bâki, en büyük
teveccühü görmüş şairlerdendir.
Şair padişahların, eserlerinde gördüğümüz mütevazı tavrı Muhibbi’nin
şiirlerinde de görüyoruz. Ecdatları gibi Muhteşem Süleyman da ilim
adamlarına büyük hürmet gösterip, sefere çıkmadan dualarını eksik
etmemeleri için ricada bulunurdu. Zigetvar Seferine çıkmadan evvel
Ebussuûd Efendi’den bizzat el yazısı ile kaleme aldığı bir mektup ile
dua istemiş ve tevazu ehli tavrını mürekkep ile kâğıda dökmüştür.
“Halde hâldaşum, sinde sindaşum, ahiret karundaşum, tarik-i Hak’ta yoldaşum Ebussuûd Hazretlerine…” diye başlar bu hoş mektup.
Şair padişahların, en çok eser sunanı olarak kabul edilen Muhibbi’nin
ilk şiirleri biraz ilkeldir. Bu şiirlerinde çoğu zaman büyük ıstırap ve
kanaat duyguları işlenmiştir. Bahsedilen bu tarz şiirlerin dışında
kalan güzel ve olgun şiirleri, padişah olup büyük şairler ile yakın
temaslarının akabinde olgunlaştığı ve sanatkârlık zevki kazandığı
vakitlere ait olduğu söylenebilir.
Kanuni, zihinlerde yorulmak bilmez bir savaşçı, beslediği yoğun fetih
arzusu ile yer etmiş olsa da aynı zamanda ince duygu ve düşüncelerin
şairidir. Yazdığı aşk, heyecan, kahramanlık ve tefekkür şiirleriyle
ataları arasında pek azının erişebildiği Divan tertipleme hususunda
muvaffak olmuştur. Hatta kaleme aldığı şu gazelin bilhassa ilk beyti
bir atasözü gibi zihinlerde yer etmiştir;

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdur
Olmaya baht-ü saadette dünyada vahdet gibi


Kanuni’nin şairliğini gerçek anlamda ortaya koyan bu gazelin iki beyiti
gibi, sadece Muhibbi kimliği ile Divan edebiyatında kabul görmesini
sağlayan, divan şiirinin bütün incelikleri ile söylenmiş güzel sanatlı,
zarif şiirleri de vardır.


Süre-i Velleyl okurdum dün namaz-ı şamda
Zülfin andum dilberün nitdüm ne kıldum bilmedüm

Kanuni, büyük ve duygulu bir hükümdar olduğu kadar; talihsiz de bir
babadır. Şehzadeler arasında Mustafa, Bayezid, Selim ve Cihangir
şairdirler. Sarayda kudretli hocalar elinde yetiştirilmiş, kuvvetli dil
ve edebiyat kültürü almışlardır. Kendilerine göre bir sanat anlayışları
ve tarzları oluşmuştur. Osmanlı Hükümdarlığı’nın devleti tek elden bir
bütün halinde idare etme siyaseti, takdir edilir ki Şehzadeler arasında
büyük bir savaşa yol açmıştır. Şehzade Mehmed küçük yaşta vefat etmiş,
Şehzade Mustafa ise zorunlu bir şekilde idama mahkûm edilmiştir.
Şehzade Cihangir’de ağabeyi Mustafa’nın ölümünden dolayı büyük üzüntü
yaşamış ve çok geçmeden vefat etmiştir. Tüm bu ölümler, Kanuni’nin iç
âleminde derin yaralar açmış ve şiirlerine yansımıştır. Kanuni’nin
hayatta kalan iki oğlu Bayezid ve Selim arasında taht kavgası başlamış
ve Konya’da yapılan savaşı kaybeden Bayezid İran’a sığınmıştır. Şair
kimliğinin bütün özelliklerini ortaya dökerek kaleme aldığı manzum
mektubunda, babasından merhamet dilemiştir;

Ey ser-a- ser âleme Sultan Süleymanum baba
Tende canum canumun içinde cananum baba
Bayezidine kıyar mısın benim canum baba
Bigünahum Hak bilür devletlü sultanum baba

Enbiya ser-defteri yani ki Adem hakkıçün
Hem dahi Musi ile İsi-i Meryem hakkıçün
Kainatun serveri ol ruh-i azam hakkıçün
Bigünahum Hak bilür devletlü sultanum baba

Sanki Mecnunum bana dağlar başı oldu durak
Ayrılıp bil-cümle malü mülkten düştüm ırak
Dökerim gözyaşını va-hasreta dad el-firak
Bi-günahım hak bilir devletlü sultanım baba

Kim sana arz eyleye halüm eya şah-ı kerim
Anadan kardaşlarımdan ayrılup kaldım yetim
Yok benim bir zerre isyanım sana Hakdur alim
Bi-günahım hak bilir devletlü sultanım baba

Bir nice masumum olduğun şeha bilmez misin?
Anlarun kanına girmekten hazer kılmaz mısın?
Yoksa ben kulunla Hak dergahına varmaz mısın?
Bi-günahım hak bilir devletlü sultanım baba

Tutalım iki elim baştan başa kanda ola
Bu meseldir söylenür kim kul günah etse nôla
Bayezidin suçunu bağışla kıyma bu kula
Bi-günahım hak bilir devletlü sultanım baba

KANUNİ'NİN CEVABI NET VE BİR O KADAR DA DERİNDEN DUYGU YÜKLÜDÜR.

Ey dem-a-dem mazhar-ı tugyan u isyanum oğul
Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermanum oğul
Ben kıyar mıydum sana ey Bayezid hanum oğul
Bi-günahum dime bari tevbe kıl canum oğul

Enbiya vü evliya ervah-ı azam hakkıçün
Nuh ü İbrahim ü Müsi İbn-i Meryem hakkıçün
Hatm-ı-asar-ı nübüvvet Fahr-i Âlem hakkıçün
Bi-günahum dime bari tevbe kıl canum oğul

Adem adın etmeyen Mecnuna sahralar durak
Kurb-i ta’atden kaçanlar daima düşer ırak
Ta’n değildir der isen Va hasreta darü’l firak
Bi-günahım deme bari tevbe kıl canım oğul


Neşet-i hakdır nübüvvet ram olan olur kerim
La-tekül üf kavlini inkar eden kalır yetim
Ta’ate isyana alimdür Hudavendi Kerim
Bi-günahım deme bari tevbe kıl canım oğul

Rahmü şefkat zibi iman olduğun bilmez misin?
Ya dem-i masumu dökmeden hazer kılmaz mısın?
Abdi azad ile Hak dergahına varmaz mısın?
Bi-günahım deme bari tevbe kıl canım oğul

Hak reayayı mutie rai etmişdir beni
İsterim mağlub edem agnama zib-i düşmeni
Haşeli’llah öldürürsem bi-günah nagah seni
Bi-günahım deme bari tevbe kıl canım oğul

Tutalım iki elin baştan başa kanda ola
Çünki istiğfar edersin biz de afv etsek n’ola
Bayezidim suçunu bağışlarım gelsen yola
Bi-günahım deme bari tevbe kıl canım oğul


Bu iki mektup, edebiyatımıza manzum mektuplaşmanın güzel bir örneği
olarak girdiği gibi Bayezid’in şairlik derecesini görmemizde de kaynak
olmuştur. Kanuni’nin her dörtlüğe aynı vezin ve söyleyişle nazmı,
nesirle yazar gibi rahatlıkla kullandığını bizlere gösteren açık bir
kaynaktır. Şehzadelerin bu şekilde yetişip, nazımla mektup yazacak
kadar şairlik eğitimi alabildikleri gibi o dönemde saray kadınları da
bu konuda önemli yollar kat etmişler ve döneme uygun eserler
vermişlerdir. Kanuni’nin, mertlikten kahramanlıktan bahseden
şiirlerinde; kazanılan zaferlerden, alınan yerlerin çokluğundan ve
saltanatın yüceliğinden bahsedilir. Bazı şiirlerinde ise devrandan,
kimsesizlikten ve kıymetinin bilinmeyişinden dem vurur ve tüm bunların
dışında bazı şiirlerinde de ihtiyarlığın izleri açıkça yer bulmuştur.
Muhibbi, Divan edebiyatına hizmet eden her şair gibi; baharın
güzelliğinden ve gelişiyle yaşanan canlılıktan, hayatın geçiciliğinden
ve beyhudeliğinden de bahsetmiştir. Divan edebiyatında yer alan şairane
söyleyişlere olan aşinalığı ise beyitlerinde açıkça görülmüştür;


Bezm-i gamda ah idüm cananı andum ağladum
Yar ile evvel giçen devranı andum ağladum

Dil Ve Üslubu

Muhibbi’nin kullandığı dil dönemin klasik Osmanlıcasıdır. Arapça ve
Farsça kelimeleri, dönemindeki şairlere nazaran daha az kullanmıştır.
Bunu, geniş bir halk tabakasına hitap etmek için yaptığı da
düşünülebilir. Eş anlamlı kelimeler, aynı şiirde yahut başka şiirlerde
yan yana kullanılmıştır. Şems-tab-güneş, kalp-dil-gönül gibi kelimeler
hiçbir fark gözetilmeksizin kullanılmışlardır. Tüm bunların yanında, öz
Türkçe bazı kelimelere de rastlamak mümkündür. Kullanılan kelimelerin
zenginliği, şairler hakkında bir fikir sahibi olmamız için önemli
unsurlardandır. Muhibbi, bu noktada şiirlerinde gayet aşikâr bir
şekilde görünen kelime ve kültür birikimi sayesinde zengin bir yazı
diline sahip olduğunu gösterir. Etkilendiği İran sanatkârlarından,
şiirlerinde bahsetmekten çekinmeyen Muhibbi, zaman zaman şiir görüşü
hakkında da bilgiler vermiştir. Şiirlerinde bahsi geçen, dil ve
üslubunun gelişmesinde önemli bir yer tutan meziyetlerinden biri de
edepli oluşudur. Şiiri kendisi için eğlence sayan Muhibbi, şiir
yazabilmek için gönlünün de saf olmasını diler.
Muhibbi’nin etkilendiği Türk şairlerden, en fazla Ahmet Paşa, Necati,
Baki, Fuzuli ve Hayali’nin tesirinde kaldığı söylenebilir. Daha padişah
olmadan, dönemin önemli şairlerinin eserleri ile haşrolmuş ve bu
tavrının padişah olduktan sonrada da arttırarak sürdürmüştür. Dönemin
âlim ve sanatkârlarını korumuş, bizzat teveccühlerini sunmakta
çekinmemiştir. Muhibbi, etkilendiği şairlerin gazellerine nazireler de
yazmış, aradaki muhabbeti salim tutmuştur. Bahsettiğimiz gibi sadece
Türk şairlerden değil, İran şairlerinden de etkilenmiştir. İran
şairlerinin başyapıt eserlerini okumuş, takdir etmiş ve hatta Farsça
şiir yazabilecek seviyede dillerini öğrenmiştir.


Guyiya iki haddi bir cilde
Yazılur Gülistan u Bustandur


beyiti, onun Sadi Şirazi’ye olan aşinalığının göstergesidir. Ayrıca
diğer önemli İran şairlerinin de eserlerini okumuş, onların manevi
takdirini arzuladığını şiirlerinde göstermiştir.
Kendini övdüğü bazı beyitlerde, etkilendiği şairlere olan takdirkârlığı
meydandadır. Zaman zaman kendi tarzını onlarınkine benzeten Muhibbi,
zaman zaman da kendisini bu şairlerle mukayese eder ve kendi şirinin
daha üstün olduğunu söyler.

Dini Tasavvufi Unsurlar

Muhibbinin şiirlerinde, yer yer Dini ve tasavvufi unsurlara rastlamak
mümkündür. Muhibbi Divanı incelendiğinde, Sultan Süleyman’ın tasavvufu
çok iyi bir şekilde anlayıp yorumladığı ortaya çıkmaktadır. Bir İslam
halifesi olarak Kanuni, dinin bütün esaslarını biliyor, İslamiyet’in
gereğini yapmağa çalışıyordu. Zaman zaman şiirlerinde,Allah’a (c.c)
olan şükran duygularını dile getiriyor, Fahri Âlem Peygamber
Efendimizden (s.a.v) övgüyle söz edip, şefaat istiyordu;


Ey Muhibbi şükr kıl bir padişahun kulısın
Hem semi ü hem basir ü hem âlim ü hem kerim"
diye Yüce Allah’a (c.c) şükürde bulunurken, Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizden şöyle bahseder.


İntihab itdün kamu mürseller içre Ahmedi
Adına kafir müselmanlar anun dirler Emin

Senden umar şefkati mücrim Muhibbi haste-dil
Eyleyen sensin şefaat evvelin ü ahirin
Sevgilinin huzurunda, cihan padişahlığını bile hiçe sayan Muhibbi,
O’nun uğrunda ölmeyi, ıstırap çekmeyi her şeyin üstünde tutup, her
şeyden evvel O’nu diler. Şiirlerinde dünyanın faniliğinden de bahsedip,
bazı nasihatlerde de bulunmuştur. Baştan sona Divanında tasavvufi
öğeler hâkim olmadığı için tam anlamıyla Mutasavvıf bir şair
diyemiyoruz Muhibbi için. Ancak tasavvufu çok iyi anladığı ve yer yer
benimsediği, içinde bulundurduğu kavramları ustaca kullandığı gayet net
bir şekilde söylenebilir. Mutasavvıf diyemesek de Divan edebiyatına ve
tasavvufa olan hâkimiyeti, zengin dil hazinesinin etkisiyle ortaya
koyduğu bu müthiş Divanı usta bir Mutasavvıf olarak görünmesine ve
hatta bilinmesine yetmiştir.


1 - Ben ki Sultanlar Sultanı zamanın inkâr edilemeyecek hükümdarı,
eksik hükümdarlara dünya kolaylık gösteren ihsanı bol melikim. Akdeniz
ve Karadeniz’i, Rumeli ve Anadolu’nun, Şam, Halep, Karaman ve Rum’un,
vilayet-i Dulkadriye’nin, Diyârbekr’in, Azerbaycan ve Van’ın, Budun,
Tamisvar vilayetlerinin ve Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin ve Kudüs’ün,
Allah’tan başka yardım dilemeyen tüm Arap diyarının ve Yemen’in,
Bağdat, Basra, Cezayir vilayetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki
mürşit-i kiram ve büyük ecdadımın –Allah şahittir- üstün kuvvetleri ile
fetheyledikleri ve tüm bu büyüklükleri üzerinde toplayan dahi ateş
yağdıran kılıcımın müthiş zaferleri ile fetheyledigim nice diyarın
sultanı ve Padişah Hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu
Sultan Süleyman Şâh Hanım…” Fransa kralının Alman esaretine düşmesi
neticesinde Annesinin “Padişahlar padişahı…”diyerek başladığı ve yardım
dilemek için yazdığı mektuba Sultan Süleyman Hanın bizzat kendi
kaleminden verdiği cevaptır.

Anlamda yardımcı kelimeler:

Sin: Mezar
Tarik: Yol
Muteber: Saygın, itibarlı
Tugyan: Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek, azgınlık, taşkınlık
Bezm: Sohbet Meclisi
İntihab: Ayırıp, seçip beğenmek
Mürsel: Gönderilmiş, yollanmış (Peygamberler)
Mücrim: Suçlu, cürm işlemiş olan
Muhibbi: Seven, muhabbet eden, Dost
Mazhar: Bir şeyin ortaya çıktığı, zuhur ettiği yer
Semi: İşiten, gücü olan
Kerim: Kerem sahibi, cömert
Basir: Hakikatleri bilen, basiret sahibi

"Ben Osmanlı Torunuyum & Nesl-i Hareket"


_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://turkfenci.5forum.net
 
Ben ki Sultan-î Salatîn
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TÜRKFENCİ :: sosyal :: Köşe Yazıları-
Buraya geçin: