TÜRKFENCİ
Hoşgeldin!!
Kaydını hemen yap ki sitemiz büyüsün, daha yararlı olsun..!


Bilimde ve İlimde Türkiyeyi En Üst Seviyeye Ulaştırmak İçin TÜRKFENCİ'yi seçin
 
AnasayfakapıGaleriSSSAramaÜye ListesiKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Şeyler Arasındaki İlişkiler

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
BilgeTürk
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 233
Yaş : 25
Nerden : erzurum fen den
Puan : 4067
Özel puan : 0
Kayıt tarihi : 23/09/08

MesajKonu: Şeyler Arasındaki İlişkiler   Cuma Şub. 26, 2010 8:49 pm

Şeyler Arasındaki İlişkiler

Birçok kavram bütünüyle göreli bir karakterdedir. Meselâ, birine, bir
evin yolun solunda mı yoksa sağında mı olduğu sorulduğunda, bu soruyu
yanıtlamak imkânsızdır. Bu, kişinin eve göre hangi yönde ilerlediğine
bağlıdır. Diğer taraftan, bir nehrin sağ kıyısından bahsetmek
mümkündür, çünkü nehrin akışı nehrin yönünü belirler. Benzer şekilde,
arabaların yolun solundan gittiğini (en azından İngiltere’de!)
söyleyebiliriz, çünkü arabanın hareketi yoldaki iki olası yönden
birindedir. Ne var ki tüm bu örneklerde, “sol” ve “sağ” kavramlarının,
ancak kendisiyle tanımlandıkları yön gösterildikten sonra bir anlam
kazanmalarından ötürü, göreli oldukları görülür.

Aynı şekilde, “gece mi gündüz mü?” diye sorduğumuzda yanıt nerede
olduğumuza bağlıdır. Londra’da gündüzdür ama Avustralya’da gece. Gece
ve gündüz göreli kavramlardır, yerküre üzerindeki konumumuz tarafından
belirlenirler. Bir cisim, verili bir gözlem noktasından uzaklığına göre
daha büyük ya da daha küçük görülecektir. “Yukarı” ve “aşağı” da,
dünyanın düz değil de yuvarlak olduğu keşfedildikten sonra değişen
göreli kavramlardır. Bugün bile, “sağduyunun”, insanların Avustralya’da
“başaşağı” yürüyebildiklerini kabul etmesi güç bir şeydir. Yine de,
diklik kavramının mutlak değil göreli olduğunu kavradığımızda ortada
bir çelişki yoktur. Tüm pratik amaçlar açısından, dünya yüzeyini “düz”
olarak ve tüm dikleri de paralel olarak alabiliriz, meselâ tek bir
kasabadaki iki evle ilgilendiğimizde durum budur. Fakat tüm dünya
yüzeyini içeren daha uzak mesafelerle ilgilendiğimizde, mutlak bir
dikten yararlanmaya çalışma teşebbüsünün saçmalıklara ve çelişkilere
yol açtığını görürüz.

Aynı şekilde, bir gezegenin konumu zorunlu olarak diğerlerinin konumuna
göredir. Diğer cisimlerinkine atıfta bulunmaksızın bir cismin konumunu
belirlemek mümkün değildir. Bir cismin uzayda “yer değiştirmesi”
kavramı, o cismin diğerlerine göre kendi konumunu değiştirmesinden
başka bir anlam ifade etmez. Doğanın bir dizi önemli yasası göreli bir
niteliğe sahiptir, meselâ, hareketin göreliliği ilkesi ve eylemsizlik
yasası. Bu sonuncusu, üzerine herhangi bir dış kuvvet etkimeyen bir
cismin ya durgun bir durumda ya da düzgün doğrusal hareket durumunda
olabileceğini ifade eder. Fiziğin bu temel yasası Galileo tarafından
keşfedilmişti.

Pratikte, üzerlerine dış bir kuvvet etkimeyen cisimlerin en azından
gündelik yaşamda durgun hale gelme eğiliminde olduklarını biliyoruz.
Gerçek dünyada, eylemsizlik yasasının uygulanma koşulları, yani hiçbir
dış kuvvetin olmaması koşulu varolamaz. Sürtünme gibi kuvvetler,
cisimlerin hareketini sona erdirici etkide bulunurlar. Ne var ki,
deneyin koşullarını sürekli olarak geliştirmekle, eylemsizlik yasası
tarafından tasarlanan ideal koşullara gittikçe yaklaşmak ve böylelikle
de bu yasanın gündelik yaşamda gözlemlenen hareketler için bile geçerli
olduğunu göstermek mümkündür. Zamanın göreli (nicel) görünümü,
Einstein’ın teorilerinde kusursuz bir biçimde dile getirilir, onun
teorileri bu durumu Newton’un klasik teorilerinden çok daha derin bir
şekilde ele alır.

Kütleçekim bir “kuvvet” değil, gerçek cisimler arasındaki bir
ilişkidir. Yüksek bir binadan düşen bir insana, yer sanki “kendisine
doğru hızla koşuyormuş” gibi gelir. Görelilik açısından, bu gözlem
yanlış değildir. Eğer sadece mekanik ve tek yanlı “kuvvet” kavramını
benimsersek, bu süreci, tam da iki cismin birbirleri üzerindeki
karşılıklı etkisi olarak değil de, yerçekiminin adamı aşağı doğru
çekmesi olarak görürüz. “Normal” koşullarda, Newton’un kütleçekim
yasası Einstein’ınkiyle uyuşur. Ancak uç koşullarda bunlar, bütünüyle
uyuşmazlık içerisindedirler. Gerçekte, tıpkı diyalektiğin biçimsel
mantıkla ters düşmesi gibi genel görelilik teorisi de Newton’un
teorisiyle ters düşer. Yine de bugüne kadar, tüm deliller, hem
göreliliğin hem de diyalektiğin doğru olduğunu göstermektedir.

Hegel’in açıkladığı gibi, her ölçüm gerçekte bir oranın ifadesidir. Ne
var ki, her ölçüm gerçekte bir karşılaştırma olduğundan, kendisinden
başka bir şeyle karşılaştırılamayan bir ölçütün varolması gerekir.
Genel olarak, şeyleri ancak başka şeylerle karşılaştırarak
anlayabiliriz. Bu, evrensel iç bağıntılılık diyalektik düşüncesini dile
getirir. Şeyleri kendi hareketleri, gelişimleri ve ilişkileri içinde
analiz etmek tam da diyalektik yöntemin özüdür. Bu yöntem, şeyleri
durgun ve mutlak olarak gören mekanik düşünme tarzının (kelimenin Marx
ve Engels tarafından kullanıldığı anlamıyla “metafizik” yöntemin) tam
anti-tezidir. Tüm başarılarına rağmen, mekanik dünya görüşünü
karakterize eden tek-yanlılıktan asla kurtulamamış olan eski klasik
Newtoncu evren görüşünün kusuru tam da buydu.

Bir şeyin özellikleri, diğer şeylerle ilişkilerinin sonucu değildir,
ancak bu özellikler kendilerini ancak diğer şeylerle ilişkileri
içerisinde dışa vurabilirler. Hegel bu genel ilişkilere
“refleks-kategorileri” diye atıfta bulunuyor. Görelilik kavramı
önemlidir, ve bu kavram Hegel tarafından Mantık Bilimi adlı şaheserinin
ilk cildinde her yönüyle uzun zaman önce geliştirilmişti.

Bunu, krallık gibi toplumsal kurumlarda görüyoruz örneğin. Şöyle diyor Troçki:

Naif kafalar, krallık görevinin kralın kendisine, onun ermin kürküne ve
tacına, et ve kemiğine sunulduğunu sanırlar. Aslında, krallık görevi
insanlar arasındaki bir karşılıklı ilişkidir. Kral, yalnızca
milyonlarca insanın çıkarları ve önyargıları kendi kişiliğinde
yansıdığı için kraldır. Gelişim seli bu karşılıklı ilişkileri silip
süpürdüğünde, kral da alt dudağı sarkmış solgun bir adam olarak
görülür. Bir zamanlar XIII. Alfonso olarak adlandırılan biri, bu durumu
çok canlı izlenimlerle ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuştu.

Halkın iradesiyle önder olan biri, Tanrının iradesiyle önder olan
birinden, önündeki yolu temizlemek zorunda oluşuyla, ya da en azından
olayların ilerleyişinin kendisini keşfetmesine yardımcı olmak zorunda
kalışıyla ayrılır. Bununla birlikte, önder her zaman insanlar
arasındaki bir ilişkidir, kolektif talebi karşılayan bireysel bir
arzdır. Hitler’in kişiliği üzerine yapılan tartışma keskinleştikçe,
onun başarılarının gizi de gittikçe onun kendi bireyselliğinde aranmaya
başlanır. Bu arada, anonim tarihsel güçlerin aynı ölçüde odağı olan bir
başka siyasi figür bulmak oldukça zordur. Çileden çıkmış her
küçük-burjuva Hitler haline gelemezdi, ama Hitler’in bir parçası her
çileden çıkmış küçük-burjuvada mevcuttur.[9]

Kapital’de Marx, somut insan emeğinin nasıl soyut insan emeğini dile
getirmenin aracı haline geldiğini göstermiştir. Somut insan emeği,
kendi karşıtının, soyut insan emeğinin, kendisini dışa vurma biçimidir.
Değer, metaın fiziksel özelliklerinden türetilebilen maddi bir şey
değildir. Aslında değer aklın bir soyutlamasıdır. Fakat bu nedenle
keyfi bir icat değildir. Aslında, nesnel bir sürecin ifadesidir ve
üretimde harcanan toplumsal olarak gerekli emek-gücü miktarı tarafından
belirlenir. Aynı şekilde, zaman da, görülememesine, duyulamamasına ya
da dokunulamamasına ve ancak ölçmenin göreli terimleriyle ifade
edilebilir olmasına rağmen yine de nesnel fiziksel bir süreci belirten
bir soyutlamadır.

Uzay ve zaman, maddi âlemi anlamamızı ve ölçmemizi sağlayan
soyutlamalardır. Tüm ölçümler uzay ve zamana göredir. Kütleçekim,
kimyasal özellikler, ses, ışık, hepsi bu iki bakış açısına göre analiz
edilirler. Bu yüzden, ışığın hızı saniyede 300.000 kilometredir, ses
ise saniyedeki titreşim sayısına göre belirlenir. Örneğin telli bir
çalgının sesi, belli bir titreşim sayısı için gerekli zamanla ve
titreşen cismin uzamsal unsurlarıyla (uzunluk ve kalınlık) belirlenir.
Zihnin estetik duygularına ahenk olarak gözüken şey, bir oranın, bir
ölçümün ve bu nedenle de zamanın bir başka dışavurumudur.

Zaman ancak göreli bir tarzda ifade edilebilir. Aynı şekilde, bir
metaın değer büyüklüğü de ancak diğer metalara göre ifade edilebilir.
Yine de değer metalara içseldir ve zaman genel olarak maddenin nesnel
bir özelliğidir. Zamanın yalnızca öznel olduğu düşüncesi, yani insan
aklının bir yanılması olduğu düşüncesi, paranın yalnızca hiçbir nesnel
anlamı olmayan bir simge olduğu önyargısını çağrıştırır. Bu yanlış
öncülden kaynaklanan altını “bir parasal ölçüt olmaktan çıkarma”
girişimi, her seferinde enflasyona yol açmıştır. Roma İmparatorluğunda,
paranın değeri bir imparatorluk fermanıyla sabitlenmiş ve parayı bir
meta olarak değerlendirmek yasaklanmıştı. Sonuç, paranın değerinin
sürekli olarak düşmesiydi. Benzer bir olgu modern kapitalizmde de,
özellikle İkinci Dünya Savaşından bu yana vuku bulmaktadır. Tıpkı
kozmolojide olduğu gibi ekonomide de, ölçümün, bizzat şeyin kendi
doğasıyla karıştırılması pratikte felâketlere yol açıyor.
Zamanın Ölçülmesi

Zamanın ne olduğunun tanımlanması bir zorluk çıkarırken, onun ölçülmesi
zorluk çıkarmaz. Bilimciler zamanın ne olduğunu açıklamaz, kendilerini
zamanın ölçülmesi ile sınırlarlar. Bu iki kavramın birbirine
karıştırılmasından sonu gelmez bir kafa karışıklığı ortaya çıkar. Bu
yüzden, Feynman şöyle diyor:

Belki de, zamanın (sözlük anlamında) tanımlayamayacağımız şeylerden
biri olması gerçeğiyle yüzleşip, yalnızca, onun ne olduğunu zaten
bildiğimiz bir şey olduğunu söylememiz en iyisidir: Zaman, ne kadar
beklediğimizdir! Her halükârda sorun zamanı nasıl tanımlayacağımız
değil, onu nasıl ölçeceğimizdir.[10]

Zamanın ölçülmesi zorunlu olarak bir referans sistemini ve zamanla
değişim gösteren herhangi bir olguyu gerektirir; örneğin dünyanın
dönüşü ya da bir sarkacın salınımı. Dünyanın kendi ekseni etrafında
günlük dönüşü bir zaman ölçeği sunar. Radyoaktif elementlerin bozunumu
uzun zaman aralıklarını ölçmek için kullanılabilir. Zamanın ölçülmesi
öznel bir unsur içerir. Mısırlılar gün ve geceyi on ikiye bölmüşlerdi.
Sümerler 60’lık bir sayı sistemine sahiplerdi ve bu nedenle de saati 60
dakikaya ve dakikayı da 60 saniyeye böldüler. Metre, dünyanın
kutuplarından ekvatora kadar olan uzaklığının 10 milyonda biri olarak
tanımlanmıştı (her ne kadar bu tam olarak doğru olmasa da). Santimetre
metrenin 100’de biridir, vesaire. Bu yüzyılın başında, atomaltı
dünyanın araştırılması iki doğal ölçüm biriminin keşfedilmesine yol
açtı: Işığın hızı c, ve Planck sabiti h. Bunlar doğrudan ne uzunluk, ne
kütle ne de zamandır, her üçünün birliğidir.

Bir metrenin, Fransa’daki bir laboratuvarda saklanan bir çubuğun üstüne
çizilen iki çentik arasındaki uzaklık olarak tanımlanmasında
uluslararası bir anlaşma söz konusudur. Daha geçenlerde, bu tanımın hem
kullanışlı olabilecek kadar kesin olmadığı hem de olması gerektiği
kadar sürekli ya da evrensel olmadığı anlaşıldı. Bu günlerde yeni bir
tanımın benimsenmesi düşünülmektedir; seçilmiş bir tayf çizgisinin
üzerinde hemfikir olunmuş (keyfi) dalga boyları sayısı. Diğer taraftan,
zamanın ölçülmesi, ele alınan cisimlerin ömrüne ve ölçeğine göre
değişir.

Açıktır ki, zaman kavramı referans sistemine göre değişecektir.
Dünyadaki bir yıl, Jüpiter’deki bir yılla aynı değildir. Zaman ve uzay
düşüncesi de, insanoğlu ile tüm ömrü birkaç günden ibaret olan bir
sivrisinek için ya da ömrü trilyonlarca saniye olan bir atomaltı
parçacık için (şüphesiz böylesi varlıkların herhangi bir şey hakkında
bir fikre sahip olabileceklerini kabul edersek) aynı değildir. Burada
işaret ettiğimiz şey, zamanın farklı bağlamlarda anlaşılma tarzıdır.
Eğer belli bir referans sistemini veri kabul edersek, zamanın görülme
tarzı farklı olacaktır. Bu durum pratikte bile belli ölçülerde
görülebilir. Örneğin zamanı ölçmenin normal yöntemleri, atomaltı
parçacıkların ömürlerinin ölçülmesinde kullanılamaz, ya da “jeolojik
zamanları” ölçmek için farklı ölçütler kullanılmalıdır.

Bu bakış açısından, zamanın göreli oluğu söylenebilir. Ölçme zorunlu
olarak ilişkililiği içerir. İnsan düşüncesi özünde göreli olan birçok
kavram barındırır, örneğin “büyük” ya da “küçük” gibi göreli
büyüklükler. İnsan bir fille karşılaştırıldığında küçüktür, ama bir
karıncaya göre büyüktür. Büyüklük ve küçüklük, kendilerinde, hiçbir
anlam taşımazlar. Saniyenin milyonda biri, sıradan koşullarda, çok kısa
bir zaman uzunluğu olarak görülür ama atomaltı düzeyde son derece uzun
bir zamandır. Diğer uçta, milyon yıl, kozmolojik düzeyde son derece
kısa bir zamandır.

Uzay, zaman ve hareket düşüncelerinin hepsi maddi âlemdeki değişimleri
ve ilişkileri gözlemlememize dayanır. Ne var ki, zamanın ölçülmesi,
farklı tipte meseleleri ele aldığımızda son derece değişir. Uzay ve
zamanın ölçülmesi kaçınılmaz olarak, evrendeki olayların
ilişkilendirilebileceği belli bir referans sistemine –dünya, güneş ya
da herhangi bir başka durgun noktaya– göredir. Maddenin her türden
farklı değişime maruz kaldığı bugün artık açıktır: farklı hızları
içeren konum değişimi, farklı enerji düzeylerini içeren hal değişimi,
doğum, bozunma ve ölüm, örgütlenme ve dağılma, ve diğer birçok
dönüşümler, her biri zaman aracılığıyla ifade edilebilir ve ölçülebilir.

Einstein’da, uzay ve zaman yalıtık olgular olarak ele alınmaz ve
gerçekten de bunları “kendinde şey” olarak ele almak mümkün değildir.
Einstein’ın geliştirdiği görüşe göre, zaman, sistemin hareketine
bağlıdır ve zaman aralıkları öyle değişir ki, verili sistemdeki ışık
hızı harekete göre değişmez. Uzamsal ölçekler de değişime tabidir. Eski
klasik Newtoncu teoriler, günlük amaçlarımız açısından ve hatta evrenin
genel işleyişine ilişkin iyi bir yaklaşım olarak halen geçerliliklerini
korurlar. Newton mekaniği halen yalnızca astronomiye değil, mühendislik
gibi pratik bilimler de dahil olmak üzere bilimin çok çeşitli dallarına
uygulanabilir. Düşük hızlarda, özel göreliliğin etkisi ihmâl
edilebilir. Meselâ saatte 250 mil hızla hareket eden bir uçağın
davranışları incelenirken yapılan hata, yüzde birin on milyarda biri
kadardır. Ne var ki, belli sınırların ötesinde Newton mekaniği çöker.
Örneğin, parçacık hızlandırıcılarında karşımıza çıkan hızlarda,
Einstein’ın kütlenin sabit olmadığı ve hıza bağlı olarak arttığı
şeklindeki öngörülerini dikkate almamız gerekir.

Normal gündelik zaman ölçümü anlayışıyla, bazı atomaltı parçacıkların
son derece kısa ömürleri yeterince ifade edilemezler. Meselâ, bir
pi-mezon parçalanmadan önce saniyenin yalnızca 1016 da biri kadarlık
bir ömre sahiptir. Benzer şekilde, nükleer bir titreşimin periyodu, ya
da tuhaf bir rezonans parçacığının ömrü 10–24 saniyedir, yani yaklaşık
olarak ışığın bir hidrojen atomunun çekirdeğini geçme süresi kadar.
Burada başka bir ölçme ölçeği zorunludur. Çok kısa zamanlar, diyelim ki
10–12 saniye, bir elektron osiloskobuyla ölçülür. Daha da kısa zaman
aralıkları lazer teknikleriyle ölçülebilirler. Ölçeğin diğer ucundaki
çok uzun zaman aralıkları ise radyoaktif “saat” ile ölçülebilir.

Bir bakıma, evrendeki her atom bir saattir, çünkü ışığı (yani
elektromanyetik ışınları) yutar ve kesin olarak belli frekanslarla
tekrar dışarı yayar. 1967’den beri, zamanın kabul edilmiş uluslararası
resmi standardı atomik (sezyum) saate dayandırılmıştır. Bir saniye,
Sezyum-133 atomlarının özel bir atomik yeniden düzenlenişleri sırasında
yaydıkları mikrodalga radyasyonun 9.162.631.770 titreşimi olarak
tanımlanır. Bu son derece kesin saat bile mutlak kusursuzlukta
değildir. Yaklaşık olarak 80 farklı ülkedeki atomik saatlerden farklı
ölçümler alınır ve en kararlı saatlerin lehine zamanı
“ağırlıklandırarak” bir sonuca varılır. Bu yöntemlerle, bir günde
saniyenin milyonda birine varan bir kesinlikle zaman ölçümüne ulaşmak
mümkündür.

Günlük amaçlarımız bakımından, dünyanın dönüşüne ve güneş ve
yıldızların görünen hareketine dayandırılan “normal” zaman tutma
yeterlidir. Ancak modern ileri teknoloji alanındaki tüm bir dizi işlem
açısından, meselâ gemilerdeki ve hava taşıtlarındaki belli radyo sefer
yardımları açısından, bu yöntem yetersiz hale gelmekte ve ciddi
hatalara yol açmaktadır. Bu düzeylerde görelilik etkileri kendini
hissettirir. Deneyler göstermiştir ki, atomik saatler deniz
seviyesinde, yerçekiminin daha zayıf olduğu yüksek irtifalardakinden
daha yavaş çalışmaktadırlar. 30.000 feet yükseklikte uçan atomik
saatler saatte bir saniyenin üç milyonda biri kadarlık bir süre ileri
giderler. Bu da Einstein’ın öngörüsünü yüzde birlik bir hatayla
doğrular.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://turkfenci.5forum.net
 
Şeyler Arasındaki İlişkiler
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TÜRKFENCİ :: bilimsel :: Makaleler Ve Bilimsel Yazılar-
Buraya geçin: