TÜRKFENCİ
Hoşgeldin!!
Kaydını hemen yap ki sitemiz büyüsün, daha yararlı olsun..!


Bilimde ve İlimde Türkiyeyi En Üst Seviyeye Ulaştırmak İçin TÜRKFENCİ'yi seçin
 
AnasayfakapıGaleriSSSAramaÜye ListesiKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 7. GÖRELİLİK TEORİSİ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
BilgeTürk
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 233
Yaş : 25
Nerden : erzurum fen den
Puan : 4007
Özel puan : 0
Kayıt tarihi : 23/09/08

MesajKonu: 7. GÖRELİLİK TEORİSİ   Cuma Şub. 26, 2010 8:46 pm

7. GÖRELİLİK TEORİSİ

Zaman Nedir?

Çok az sayıda düşünce insan bilincine zaman kadar derin bir şekilde
nüfuz etmiştir. Zaman ve uzay fikri, insan düşüncesini binlerce yıl
işgal etmiştir. Bunlar, ilk bakışta basit ve kavranılması kolay
şeylermiş gibi görünebilirler, çünkü günlük deneyimimizle çok sıkı
bağları vardır. Her şey uzay ve zaman içinde varolur, bu nedenle de bu
kavramlar tanıdık kavramlar gibi görünürler. Ne var ki, tanıdık olan
şeyin mutlaka kavranmış olması gerekmez. Daha yakından bakıldığında,
zaman ve uzay, kavranması o denli kolay olan şeyler değildirler. 5.
yüzyılda, St. Augustine şunu fark etmişti: “O halde nedir zaman? Eğer
bana birileri sormazsa, zamanın ne olduğunu bilirim. Ama eğer bana onun
ne olduğunu soran birine zamanı açıklamak istersem, bilmiyorum.”
Sözlükler de bu noktada pek yardımcı olmuyor. Zaman, “bir süre” olarak
tanımlanıyor ve süre de “zaman” olarak. Bu bizi bir adım bile ileri
götürmez! Gerçekte, zaman ve uzayın doğası, oldukça karmaşık bir
felsefi sorundur.

İnsanlar geçmiş ve geleceği birbirinden açık bir şekilde ayırt ederler.
Fakat zaman duygusu, insanlara ve hatta hayvanlara özgü bir şey
değildir. Gündüz bir yöne, gece başka yöne dönen bitkiler gibi
organizmalar da, genellikle bir çeşit “iç saate” sahiptirler. Zaman,
maddenin değişen durumunun nesnel bir ifadesidir. Ondan bahsetme
biçimimizde bile bu ortaya çıkar. Zamanın “aktığından” söz etmek
yaygındır. Aslında, sadece nesnel sıvılar akabilirler. Tam da bu
metaforun seçilmesi, zamanın maddeden ayırt edilemez olduğunu kanıtlar.
Zaman yalnızca öznel bir şey değildir. Fiziksel dünyada varolan gerçek
bir süreci dile getiriş biçimimizdir. Zaman bu nedenle, tüm maddelerin
sürekli bir değişim durumunda oldukları gerçeğinin ifadesidir aslında.
Tüm nesnel varlıkların oldukları şeylerden başka bir şeye dönüşme
kaderi ve zorunluluğudur. “Varolan her şey yok olmayı hak eder.”

Her şeyin altında bir ritim duyusu yatar: Bir insanın kalp atışları,
konuşma ritmi, yıldız ve gezegenlerin hareketi, gelgitin yükselişi ve
alçalışı, mevsimlerin değişimi. Bunlar insan bilincine, keyfi hayaller
olarak değil, evren hakkındaki esaslı bir hakikati dile getiren gerçek
bir olgu olarak derin bir şekilde kazınmıştır. Bu noktada insan sezgisi
yanılgı içinde değildir. Zaman, tüm biçimleriyle maddenin ayrılmaz
özellikleri olan hareket ve durum değişikliğini ifade etme tarzıdır.
Dilde kullandığımız zamanlar vardır, gelecek, şimdiki ve geçmiş zaman.
Aklın bu muazzam keşfi, insanlığın, kendisini zamanın esaretinden
kurtarabilmesini, somut durumun ötesine geçebilmesini ve yalnızca
burada ve şu anda değil, en azından zihnimizde, geçmişte ve gelecekte
de “var” olmasını mümkün kıldı.

Zaman ve hareket birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Bunlar, yaşamın
tümüne ve, düşünme ve hayal gücünün her dışavurumu da dahil, dünya
hakkındaki tüm bilgimize esas teşkil eder. Ölçme, ki tüm bilimin köşe
taşıdır, zaman ve uzay olmaksızın imkânsız olurdu. Müzik ve dans zamana
dayanır. Sanatın kendisi, yalnızca fiziksel enerjinin sunuluşunda değil
tasarımda da mevcut bulunan bir zaman ve hareket hissi taşımaya
çabalar. Bir tablonun renkleri, şekilleri ve çizgileri, göze yüzey
üzerinde belli bir ritim ve tempoyla kılavuzluk ederler. Sanat
faaliyetiyle iletilen bu özel ruhsal durumu, düşünceyi ve duyguyu
ortaya çıkaran şey budur. Zamansızlık, sanat faaliyetini tanımlamakta
sıklıkla kullanılan bir sözcüktür, ama bu sözcük amaçlananın gerçekten
de tam tersini ifade eder. Zamanın yokluğunu tasarlayamayız, çünkü
zaman her şeyde vardır.

Zaman ve uzay arasında bir fark vardır. Uzay aynı zamanda konum
değişimi olarak değişimi de ifade edebilir. Madde uzayda varolur ve
onun içinde hareket eder. Ancak bunun gerçekleşme biçimi sonsuz
sayıdadır: İleri, geri, yukarı, aşağı, şu ya da bu derecede. Uzayda
hareket tersinirdir.* Zamanda hareket ise tersinmezdir. Bunlar maddenin
aynı temel özelliğini, yani değişimi dile getirmenin iki farklı (ve
aslında çelişik) yoludur. Mevcut yegâne Mutlaklık budur.

Uzay, Hegel’in terminolojisini kullanırsak, maddenin “başkalığı”dır,
zaman ise, maddenin (ve aynı şey olan enerjinin) onun aracılığıyla,
olduğu şeyden bir başka şeye sürekli değiştiği süreçtir. Zaman –“içinde
hepimizin tükendiği ateş”– çoğunlukla yıkıcı bir etken olarak görülür.
Ancak zaman bir o kadar da, sürekli öz-oluşum sürecinin ifadesidir, ki
bu süreç vasıtasıyla madde sürekli olarak sonsuz bir biçimler dizisine
dönüşüp durur. Bu süreç, organik olmayan maddede, her şeyden önce de
atomaltı düzeyde çok açık bir biçimde görülebilir.

Değişim fikri, zamanın geçmesinde dile geldiği şekliyle, insan
bilincine derin bir şekilde nüfuz eder. Edebiyattaki trajik unsurun,
yaşamın geçip gitmesindeki keder duygusunun temelidir bu. Zamanın
durmak bilmez hareketi hissini canlı bir biçimde ele alan
Shakespeare’in sonelerinde en güzel ifadesine ulaşır bu duygu:

Çakıllı sahillere yol alan dalgalar gibi,

Kendi sonlarına koşuşturur dakikalarımız da;

Geçip gidenin yerine gelen her biri,

Hepsi ilerleyen bir yürüyüş kolunda.

Zamanın tersinmezliği yalnızca canlı varlıklar için mevcut değildir.
Yalnızca insanlar değil, yıldızlar ve galaksiler de doğar ve ölürler.
Değişim her şeyi etkiler ama yalnızca olumsuz bir biçimde değil. Ölümün
yanı başında yaşam vardır, ve düzen kaostan kendiliğinden çıkagelir.
Çelişkinin iki tarafı birbirinden ayrılamaz. Ölüm olmaksızın yaşamın
kendisi de mümkün olmazdı. Her insan yalnızca kendisinin değil, kendi
olumsuzlanmasının ve kendi sınırlarının da farkındadır. Doğadan
geliyoruz ve doğaya geri döneceğiz.

Ölümlü varlıklar, birer fani varlık olarak kendi yaşamlarının ölümle
sonuçlanmak zorunda olduğunu anlarlar. Eyüp Kitabı’nın hatırlattığı
gibi: “İnsan ki, kadından doğmuştur. Günleri kısadır ve sıkıntıya
doyar. Çiçek gibi çıkar ve solar; ve gölge gibi kaçar ve durmaz.”[1]
Hayvanlar ölümden aynı şekilde korkmazlar, çünkü onun hakkında bir
bilgileri yoktur. İnsanoğlu, ölümden sonra hayali bir doğaüstü varoluşa
sahip ayrıcalıklı bir mezhep oluşturmakla, kendi kaderinden kaçmaya
girişmiştir. Sonsuz yaşam fikri neredeyse tüm dinlerde şu veya bu
biçimde vardır. Bu günahkâr dünyadaki “Gözyaşı Vadisi” için bir teselli
sağlayacağı varsayılan Cennetteki hayali ölümsüzlüğe bencilce
susamışlık duygusunun ardındaki itici güç budur. Böylece yüzyıllardır
insanlara, öldüklerinde mutlu bir yaşam beklentisiyle dünyadaki
sıkıntılara ve acılara uysalca boyun eğmeleri öğretilmiştir.

Her bireyin göçüp gitmek zorunda olduğu iyi bilinir. Gelecekte, insan
yaşamı kendi “doğal” uzunluğunun çok ötesine geçecektir; yine de bu
yaşamın sonu gelmek zorundadır. Ancak tek tek insanlar için geçerli
olan şey türler için geçerli değildir. Çocuklarımız sayesinde,
dostlarımızın anıları sayesinde ve insanlığın çıkarlarına yaptığımız
katkılar sayesinde yaşayacağız. Arzu etme hakkına sahip olduğumuz
yegâne ölümsüzlük budur. Kuşaklar ölür gider, ama yerine insan
eyleminin ve bilgisinin alanını geliştiren ve zenginleştiren yenileri
gelir. İnsanlık dünyayı fethedebilir ve ellerini göklere uzatabilir.
Gerçek ölümsüzlük arayışı, insanlar kendilerini öncekinden daha yüksek
bir düzeyde yeniledikçe, insan gelişiminin ve mükemmelleşmesinin bu
sonu gelmez sürecinde somutlanır. Bu nedenle, önümüze koyabileceğimiz
en büyük hedef, öteki dünyadaki hayali bir cennetin hasretini çekmek
değil, bu dünyada bir cennet inşa etmenin gerçek toplumsal koşullarını
elde etmek için mücadele etmektir.

İlk deneyimlerimizden, zamanın önemini kavrama noktasına gelmişizdir.
Bu nedenle, birilerinin, zamanı bir yanılsama, aklın bir icadı olarak
düşünmüş olması şaşırtıcıdır. Bu fikir günümüze kadar inatla
sürdürülmüştür. Gerçekte, zamanın ve değişimin salt birer yanılsama
olduğu düşüncesi yeni değildir. Bu fikir, Budizm gibi antik dinlerde ve
Pythagoras, Platon ve Plotinus’un idealist felsefelerinde de mevcuttur.
Budizmin özlemi, zamanın son bulduğu nokta olan Nirvana’ya ulaşmaktı.
“Her şey hem kendisidir hem de değildir, çünkü her şey akar” ve “aynı
nehre iki kere girilmez” derken zamanın ve değişimin doğasını doğru bir
şekilde anlamış olan, diyalektiğin babası Herakleitos idi.

Devirsel bir değişim fikri, mevsimlerin değişimine mutlak bağımlı olan
tarım toplumunun bir ürünüdür. Eski toplumların üretim tarzına kök
salan durgun yaşam tarzı, ifadesini durgun felsefelerde bulur. Katolik
Kilisesi Copernicus ve Galileo’nun kozmolojisini içine sindiremezdi,
çünkü bu kozmoloji, dünya ve topluma mevcut bakış açısına meydan
okumuştu. Eski, ağır aksak köylü yaşamını ancak kapitalist toplumda
sanayinin gelişimi altüst etmişti. Üretimde yerle bir edilen şey
yalnızca mevsimler arasındaki fark değil, aynı zamanda, makineler günde
24 saat, haftada yedi gün, yılda elli iki hafta yapay ışıkların göz
kamaştırıcı parlaklığı altında çalıştığına göre, gece ve gündüz
arasındaki farktır da. Kapitalizm üretim araçlarını ve onunla birlikte
insanın aklını da devrimcileştirmiştir. Ne var ki, bu sonuncusunun
ilerleyişinin ilkinin ilerleyişinden çok daha yavaş olduğu da
kanıtlanmıştır. Aklın muhafazakârlığı, fazlasıyla eskimiş düşüncelere,
miadını çoktan doldurmuş eski kesinliklere, ve nihayet ölümden sonra
yaşam umuduna dört elle sarılmaya dönük çabalarda açığa çıkar.

Son onyıllarda, evrenin bir başlangıcı ve bir sonu olması gerektiği
fikri kozmolojik büyük patlama teorileri tarafından yeniden
canlandırıldı. Bu yaklaşım, evreni birtakım sırrına vakıf olunmaz
planlara göre hiçlikten yaratan ve kendisi gerekli gördükçe onu
sürdürmeye devam eden bir doğaüstü varlığı kaçınılmaz olarak içerir.
Musa, İsa, Tertullian ve Platon’un Timaeusu’nun eski dini kozmolojisi,
bazı modern kozmologların ve teorik fizikçilerin yazılarında inanılmaz
bir şekilde tekrar baş gösteriyor. Bunda yeni olan hiçbir şey yok. Geri
dönüşsüz bir çöküş aşamasına giren her toplumsal sistem, kendi ölümünü
her zaman dünyanın ya da dahası evrenin sonu olarak sunar. Yine de
evren, dünyadaki şu ya da bu geçici toplumsal formasyonun kaderinden
bağımsız olarak varolmaya devam eder. İnsanlık, yaşamaya, mücadeleye ve
tüm aksiliklere rağmen gelişmeye ve ilerlemeye devam eder. Böylece her
dönem bir öncekinden daha yüksek bir düzeyde varolur. Ve genel olarak
bu sürecin bir sınırı yoktur.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://turkfenci.5forum.net
 
7. GÖRELİLİK TEORİSİ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TÜRKFENCİ :: bilimsel :: Makaleler Ve Bilimsel Yazılar-
Buraya geçin: